17 Aralık 2006

The Science of Sleep (or me) ?

çok mutluyum! fırtınalı bir akşamüstünün ardından şu an çok eğlenceli bir akşam geçirmenin verdiği huzurla yazıyorum. başlık ne alaka mı? "science of me" kısmından hala şüpheliyim; çünkü kim kendini çözebildi ki? hele ki biri oturup kendini anlattı mı, ben bööle biriyim diye, işte ondan korkcaksın. ama ben mutlu biriyim, bundan şüphe olmasın =) korkmayın da benden.

Michel Gondry'nin orjinal adıyla "La Science des rêves", bizdeki çevrimiyle "Rüya Bilmecesi", uluslararası başlığıyla "The Science of Sleep". Bu kadar çok dili bi cümlede kullanınca tabi ne diyeceğimi unuttum =) Hafıza tazelemek için yönetmenimiz, daha bizde vizyona girmeden elden ele gezerek çok sükse yapan (ve bu popüleriteyi hakeden) "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"ın yönetmeni. Yeni filminde görsellik inanılmaz! Görüntü yönetmeninin buradan saygıyla önünde eğiliyorum. Konusuna gelince de, Gael García Bernal'in hayat verdiği Stéphane karakteri gerçekle rüya arasındaki ince çizgide gidip gelmektedir ve çoğu zaman da bu ikisini ayırt etmekte zorlanmaktadır. Peki böyle bir insan bir gün güzel kapı komşusu Stéphanie'ye birşeyler hissetmeye başlarsa ne olur? Hislerinden bile emin değildir...çünkü gerçekten mi hissettiğini, yoksa bunların sadece bir rüyadan mı ibaret olduğunu bilememektedir. Soruları duyar gibiyim...."Amores Perros"un yakışıklı Octavio'suna kim mi eşlik ediyor? Benim en beğendiğim yeni nesil Fransız aktristlerden Charlotte Gainsbourg.

Sayın Gondry bu filminde de "zihnin derinliklerine inme" çabasında bir adım daha atmış oluyor. rüya derin bir konu tabi; ama benim için her zaman renkli bir dünya olmuştur. çünkü çok fazla rüya görürüm ve arkadaşlarım bilirler, anlatmasını da çok severim. Gün içinde yaşanan, ya da o hafta bahsettiğimiz alakasız konular birleşip bambaşka bir senaryoyla uykumda
canlanıverir önümde. E tabi başrolde ben. Bazen ünlüler yanımda olur, bazen arkadaşlarım, bazen de hiç tanımadığım suratlar; ama hep yeni bir senaryo. Eskiden duymuştum rüyalar genelde siyah beyaz görülür, renkli olduğu enderdir diye. Nedense benimkiler hep renkliymiş hissi uyandırır bende. Hayatını istediğin yönde, istediğin renklerde boyuyorsun çünkü o bilinmeyen dünyada. Birazdan uyuyacağım ben yine. Bakarsınız karşılaşırız rüyamda. Herkese iyi geceler!!!!

27 Kasım 2006

LOST videoları

Offf burası da bayağıdır ihmal edilmiş....
Peki neden?
Accayip Lost'a sardırdım da ondan. E tabi o kadar bölümü bitirene kadar anca oldu, uzun zaman geçti.
Etkisinde fazla kalmışım ki ben naptım?
Bi video hazırladım.
Bu videoların arkası da gelicek.
Sıradaki kim olsa...Charlie mi? Sawyer mi? Ya da bırakhh yakışıklıları, güzellik geçici şey diyosanız Locke da olabilir =)

http://www.youtube.com/watch?v=phC3EkLfR9g

...iyi seyirler...

11 Ekim 2006

Filler oynaşırken olan çimenlere olur

toothpaste for dinner
toothpastefordinner.com

Baştan söyleyeyim, çok konudan konuya atlayacağım. Aklımda söyleyecek bir dünya şey var. Önceki post'ta anlatamadığım filmlere gelince; dvd'sini almıştım bayağıdır keyfimi bekliyordu, "Filler ve Çimen"i izledim. Yapım yılı 2000 olan filmdeki ilişkileri görmek hala derin devlette hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor. Neyse fazla ciddileşmeyelim =) Sonraaa, arkadaşlarla toplanıp "Oldboy"u izledik. Beş kişiydik, üçümüz izlememiştik. Arkadaşımın yaklaşık 5-6 aydır üzerimde kurduğu baskılar sonunda Oldboy'u seyrettirdi bana. Zaten sinema olayının içinde biri olarak izlemediğim için kendimi kötü hissediyodum da, izledikten sonra bir kez daha anladım ne kadar geç kaldığım bir keşif olduğunu. Yeni izleyecek herkes için kendilerine "24 saatlilk filmi sindirebilme" süreci tanımalarını tavsiye ediyorum. Çok etkileyici!!!

Böyle ağır bi filmin yanında psikolojimin biraz hafiflemesi kanısındaydım ve bende milyonuncu kez "The Mirror Has Two Faces" izledim. Hatta cumartesi gecesi arkadaşlarım geldi. Onlarla beraber tekrar izledim. Bir milyon + 1 oldu izleme sayım. Ama herkesin takıntılı olduğu, her yakaladığında izlediği ya da sürekli elinin onun dvd'sine gittiği filmler vardır. Benim için mesela "You've Got M@il" ve "Conspiracy Theory" öyle. Filmler çok mu özellikli ya da bi sürü ödül almış, kült film kategorisine mi girmiş... Yoooo, ama her rastladığımda beni televizyonun başına kilitlemeyi başarıyor.

Haftasonunda "Mulholland Drive"ın dvd'sini izlemeye karar verdim ve gece oldukça geçti. Filmi 65.dakikada kapatamak durumda kaldım. Neden mi? Bir arkadaşımın da dediği gibi: "BİR DAVID LYNCH FİLMİNİ ASLA UYKULUYKEN İZLEME!!" =) Adamın filmleri için zaten kullanma kılavuzu lazım, bir de uykun varken benim gibi boş boş bakıyorsun ekrana. Önümüzdeki tatildeki planım filmi tekrardan başlayıp, tamamlamak ve biliyorum bu sefer başaracağım.

Bu arada ilgilenenler için yeni filmimin çekimleri başladı. Toplamda 35 sahne ve biz beşini tamamladık. Geçen haftasonu için de çekim planları vardı ama ani bir ev değişikliği bir süre ertelememizi gerektirdi. Çekim planı demişken son zamanlarda duyduğum en güzel laf:

If you want to make God laugh, tell Him about your plans.

bi sürü diyorum, GERÇEKTEN!!!

Kaç zaman oldu birşey yazmamışım. Bugün de çok halim yok aslında ama bu yazıyla uğraşarak vakit doldurmayı planlıyorum. Çok hastayım..grip salgını beni de ziyaret etti =( Aslında iki gündür iyiydim de bugün yine kötü hissediyorum. Bir paket kutu mendille bütünleşmiş durumdayım. Kıpkırmızı olan burnumun ucuna da mecburi halden dolayı alışmış bulunmaktayım. Sesimin nası olduğuna gelince...hiç sormayın ve kendi kulak sağlığınız için beni birkaç gün aramayın =)
Yazamadığım bu dönemde tabiki bi sürü filme gidip bi sürü de DVD izledim. Nası abarttım dimi bööle "bi sürü, bi sürü" diyerek. Ama yani 2haftaya yayarsak 2 günde 1 bir film izlemiş oluyorum =) Mesela, "Ae, Fond Kiss..." izledim. Vizyona "Duygudan da Öte" adıyla girdi. Film, Büyük Britanya'da git gide daha büyük bir nüfusu oluşturan göçmenlerin hayatını ve onların çocuklarının kendi kültürleri ve batılılaşma arasında kalmalarını anlatıyor. Tabi bu yaşananların ortasında filizlenen bir Pakistanlı-İskoç aşkı da söz konusu. Bu aşka bi de din çatışması eklenince, aşk baskıları kaldıramaz hale geliyor. Benzer sorunlar çok daha komik bir dille "Bride and Prejudice" ve "Bend It Like Beckham"da da işlenmişti ve bu sefer merkezde İngilizler ve Hintliler vardı. "Ae, Fond Kiss..." konuyu işleyişiyle çok daha ciddi bir yerde duruyor (tabi yönetmenin Ken Loach olması da ayrı bir etken). "Ağır İskoç aksanını bayağıdır duymadım, çok da özlemiştim" diyenler için film iyi bir alternatif olabilir ama aceleye gelmiş sonu filmin tüm büyüsünü kaçırıyor. İlgilenenler için IMDB filme 7.3 vermiş.
Aman Tanrım! Demin yazdığımı okudum da... Böyle ne kadar kendini köşe yazarı sanarak yazmalar, böyle "konu işleyişi" ya da "merkeze konan karakterler" gibi ağır sinemacı lafları etmeler. Tamam burda yazarak kendimi geliştiriyorum ama bu kadar ciddi biri değilim ben. Beni tanıyan bilir, gayet eğlenceli biriyim =) dimiiiiii? Hadi beni tanıyanlar comment atsın puuhuahahahaha!!! Şaka bi yana umarım eğleniyosunuzdur; çünkü ben yazarken gayet eğleniyorum. Burnum biraz akmaya ara verdi, başımın ağrısı hafifledi, hoparlörden de hafif meksika-ispanyol tınılarıyla Frida film müzikleri geliyor. Daha ne isteyeyim? Hani dedim ya "bir sürü" film izledim diye =) Diğerlerini diğer postlarda yazıcam çünkü çok uzun olunca sıkılıp okumuyosunuz. Ben bilmez miyim!!!!

26 Eylül 2006

Click

Elimde Click'teki gibi herseyi kontrol eden bir uzaktan kumanda olsa bi dakika bile durmaz filmi ileri sarar, çabuk bitmesini saglardim; çünkü ben Click'de çoook sıkıldım. Klasik amerikan belalti espirileriyle dolu, bana göre saçma bi filmdi. Bi de Adam Sandler'ı sevmiyo olsam cidden daha da çekilmez olurdu. Adam Sandler da sansli bi adam. Genelde rol arkadaslari hem sempatik hem cok hos kadinlar. Mesela bu filmdeki Kate Beckinsale. "Pearl Harbour"da onu gördükten sonna pek çok erkek arkadasimin "offf o ne kadindi yaaa!" dedigini hatirliyorum. Tabi o filmde Ben Affleck'le Josh Harnett'i ayni anda elinde tutuyo olmasi da ayri bi marifet. Nasi yaptın Kate abla onu? =) Neyse yine konuyu dagitmazsam...Bu filmde de ayni duru güzelligiyle geziyodu ortaliklarda.
Adam Sandler'in diger rol arkadaslari da mesela 2 film çevirdigi Drew Barrymore. "50 First Dates" ve "The Wedding Singer"da beraber kamera karsisina geçmislerdi. Bir de benim cok begendigim bi aktrist Marisa Tomei'yle bir filmi var; "Anger Management". Aslinda o filmde basrolü Jack Nicholson'la paylasiyor ama nedense benim araya Ms.Tomei'yi de sıkıştırasım geldi =) Yalniz "Anger Management" nasi komik bir filmdir. Nicholson ve Sandler birbirlerinin enerjisine o kadar güzel yetismislerki, komedide çok gerekli olan kimyayi yakalayabilmek için fazladan birsey yapmaya gerek kalmamis. Bi de Nicholson'ın köprüde aniden durup Adam Sandler'a zorla söylettigi "I am pretty, oh so pretty, I'm pretty and witty and fineeeeee" sarkisi yok mu..... Farkındayım hiç yaratıcı degilim, yine sarki sözü yazdim ve sanki ben söölermiscesine okumanizi istiyorum. Olamaz!! Kendimi tekrar ediyorum. Hemen yeni birseyler bulmaliyim =)
Click'ten uzaklastikça uzaklastim dimi? Çünkü sevmedim filmi. Hiç onun hakkinda yazasim yok; ama naptim? Basliga Click yazdim. Girip okuyan da film elestirisi sanir. Yooo, tamamen geyik =)
Tamam ciddilesiyorum. Filmin diger agir topu ve izlenilebilir kilan kisi tabiiki Christopher Walken'di. Son zamanlarda o kadar çok filmde karsima çikiyor ki; adam herhalde ayda 2 film çeviriyor. Tamam, Hollywood sartlarinda bunun imkansiz oldugunu bende biliyorum. Çünkü çok büyük prodüksiyonlar, büyük yapimcilarin(!) aylarini aliyor. Saka yaptim sadece =) Christopher Walken'in diger filmlerinin ufak bir kismini hatirlarsak; "Domino", "Wedding Crashers", "Romance & Cigarettes", "Man on Fire", "Gigli", "Catch Me If You Can", "The Stepford Wives" bunlardan sadece birkaçı. Bu kadar cok filmini hatirlayabilmem bence onun yeteneginden kaynaklaniyor. Walken'in oyununu izlemek benim için her zaman keyif verici. Adam Sandler için de ayni seyi düsünüyorum; ama iki eglenceli güç bile biraraya gelip bu filmi kurtarmaya yetmemis.
Bitirirken belirtmek istiyorum ki filmde süper zekice bi "tictac-let me freshen your breath" espirisi vardi ki, senaristlere selamlarimi yollarim =) Sonuç olarak Click'e çok çaresiz kalirsaniz, baska film alternatifiniz yoksa gidin. Eger baska film bulduysaniz, ya da DVD kiralayacaksaniz hiç durmayin. Cidden kira parasini ben vercem, söz!....Aaaa neden yalan olsun canim?.......Cidden vercem, bak yeterki Click'e gitme...........Ben sana tavsiye edecek film bulurum.....................(ve Nazli'nin sesi sonsuza kadar kisilir)
KİM BASTI KUMANDADAKİ MUTE TUŞUNA??

22 Eylül 2006

my super ex-girlfriend


Shakespeare post'unun altina yazacaktim unutmusum o aksam sinemaya gidecegimi söylemeyi. Evet, "My Super Ex-Girlfriend"e gittim ve accayip güldüm =) Bilmiyorum belki de yorgun ve uykusuz olmanin verdigi şapşallikla sinirlerim bozulup o kadar gülmüsümdür ama ben filmde cidden çok eglendim. Film arasinda bi arkadasla karsilastim ve onun için büyük hayal kirikligi oldugunu söyledi. Tabi yorum farki =)
Filme gelince Uma Thurman çok iyiydi. Kill Bill'deki Gelin'le bu filmdeki G-Girl'in ayni kisi oldugunu düsününce; bi kez daha ne kadar iyi bir performans sergiledigi ortaya çikiyor. Karakterinin duygusal geçislerini çok güzel yapiyordu. Sirf onun o çirpinislarini görmek bile gülmek için bir sebep.
Luke Wilson bana göre her zamanki gibiydi. Kendilerini "Legally Blonde" ve "Charlie's Angels" serilerinde, Kate Hudson'la karsilikli "Alex and Emma"da ve Drew Barrymore'la beraber "Home Fries"da izleme firsatim oldu. Arada kesin izleyip de atladigim filmler vardir; bi ara IMDB'den bakarim =) Yine konu dagildi. Diyecegim su ki, Luke Wilson yine bir romantik komedi-komedi karakterini diger rollerine benzer sekilde canlandirdi. Uçlari asagi dönük gözleriyle, ayni aptal asik bakislari, ama napiyim adam çok sempatik =) O yüzden fazla da eleştiremiyorum.
Luke Wilson'in is arkadasini canlandiran Anna Faris filmde hiç olmamis. Bence o kiz zaten baska hiçbir filme olmayacak; çünkü Scary Movie serisindeki rolü o kadar üzerine yapisti ki. Kiz her filmde ayni triplerde. Her an "Garez"deki bebe ortaya cikacakmis gibi bakiyo etrafa =)
DİKKAT BURDAN iTiBAREN YAZI SPOILER iÇERiYOR!!!
Filmin komikliginin yani sira en cok begendigim soundtrack seçimleriydi. Bi kulaginiz muziklerde oldugunda izleyiciyi filme sokan ve daha da eglenmesini saglayan bir yapidaydi secimler. Mesela G-Girl ve Matt Saunders (Luke Wilson) New York semalarinda uçarken seviştikleri sahnede punk rock tarzinda bir muzik çaliyordu ve o anki ortami çok iyi yansitiyordu =)) Tabi bi de bayildigim parça "She F****** Hates Me" vardi.
She fucking hates me.......... trust
she fucking hates me.......... LA LA LA love
I tried too hard and she tore my feelings
like I had none and ripped them away
Dersiniz simdi sarkinin sözlerinde de F-word var =) neden orayi sansürlemedin. Bilmem, canim sadece tek yeri sansürlemek istedi. Bu aksam da "Click"e gitcem. Yazimi sabirsizlikla bekliyosunuz dimi?
HE FUCKIN' HATES ME . . . LA LA LA LA LA!!!!!

20 Eylül 2006

Shakespeare

Simdi basligi görenler demistir bu Shakespeare'le ilgili ahkam kesecektir diye; ama durum hiç sandiginiz gibi degil. Her zaman Shakespeare'in yazdiklarina ilgim olmustur. Hikayelerinin hepsini bilsem, edebi bilgim artsa diye düsündüm. Ama eserlerin Türkçe'ye çevrilenleri hep tiyatro formatinda. Oyle diyolog okumak da benim isime gelmiyor; çünkü hikaye okumak gibi olmuyor. Sahnenin basinda okuduklarım, ortasina gelince aklimdan uçup gidiyor. O yuzden tiyatroda ve sinemada izlediklerim disinda kalan shakespeare hikayelerine pek hakim degilim.
Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı bilirim; çünkü filmini izledim (Michelle Pfeiffer, Kevin Kline, Calista Flockhart, Stanley Tucci vardır, tavsiye ederim). Bu hikayeyi 2 kez de tiyatroda izledim. Biri okulda tiyatro kulübünde arkadaşlarımın oynadığı, biri de devlet tiyatrolarıydı.
Diğer bir bildiğimse tabiiki Romeo ve Juliet. Bu artık o kadar herkese malum olmuş bir hikaye ki, nerdeyse yeni doğmuş çocukların kulaklarına romeo ya da juliet diye fısıldayacaklar. Tamam biraz abartı oldu galiba =) Romeo ve Juliet'e dönersek; kendileriyle benim tanışmam 11-12yaşlarında küçük bir kızken, bizi can evimizden vuran Leonarda Di Caprio fırtınasıyla oldu. Şimdi dönüp bakınca düşünüyorum: Leo kısmı fenaydı da filmi iyiki izlemişim. Hem güzel bir uyarlama, hem de başarılı bir filmdi (Baz Luhrmann'a saygılar).
Hamlet'i de az çok biliyorum. Tiyatroda izledim. Ama Kenneth Branagh'ın ya da Mel Gibson'ın yaptığı uyarlamalarıysa daha izleme fırsatım olmadı. Kenneth Branagh demişken; onun için Shakespeare hikayelerini sinemaya en iyi uyarlayan yönetmen/aktör derler. Yaptığı pek çok Shakespeare filminde de kendisi rol almıştır. İzlediğim bir Kenneth Branagh uyarlaması da "Aşkın Boşa Geçen Emeği"ydi. Kendileri pek kulağa aşina gelmeyen bir Shakespeare eseri ama müzikal bir yapısı olan filmi izlemesi oldukça zevkliydi. Bu da tavsiyelerim arasında.
Sinemadan bahsedince yine kendimi tutamadım ve açıldıkça açıldım. Konudan saptım, farkındayım. Demek istediğim benim için shakespeare'i "tiyatro metniyle" okumak yerine görsel olarak izlemek daha zevkli geliyor. Ama hikaye şeklinde yazılan shakespeare kitapları varsa hiç vakit kaybetmeden okurum. İngilizcesini okumaya da elim gitmiyor; çünkü günlük konuşma diliyle shakespeare o kadar farklı ki. Ne derlerdi bize lise edebiyat derslerinde: "dili oldukça agdali" =)
Peki bütün bunları ben neden anlattim? Çünkü Shakespeare konusundan kendimi gelistirmek istiyorum. Çünkü daha cok bilgiye ihtiyacim var. Çünkü yeni senaryom Shakespeare eserleriyle ilgili olacak. Ya Shakespeare'e adanmis bir deneme, ya da eserlerine gondermelerle dolu bir kurmaca.
Bu blog olayi lily allen sarkilarini netten duyurup meshur olduktan sonra ve ingiliz gazetelerinin blogger'lari yakından takip ettiklerini ogrendikten sonra iyice ilgimi çeker oldu. Dedim sonna kizim sende aç bi blog, sIKILdikça yazarsin. Bakarsin beni de buralardan biri kesfeder dergisine falan alir, biseyler yazdirir. Mesela bir arkadasimin projesi icin yazdigim "Türkiye'deki genç kizlarin agirlikli olarak izledikleri yabanci diziler" konusuyla ilgili bir yazi var. İlgilenen var mı?


ONLARSIZ OLMAZ

Genç kızlar başkalarının hayatını inceleme ve ilişkileri analiz etme isteklerini bazen diziler aracılığıyla gerçekleştirirler. Onların hayatlarına bir şekilde dahil olurlar, sevinçleriyle sevinir ve üzüntüleriyle hüzünlenirler; dizi oldukça heyecanlı bir noktasında sona erdiyse o heyecanı bir hafta içlerinde yaşatıp yeni bölümde neler olacağını merak ederler. Yabancı dizilerin büyük çoğunluğunun Türkiye’de eşzamanlı yayınlanmamasından dolayı gelecek bölümde neler olacağı internet’ten de takip edilebilir; ama bu dizinin heyecanının biraz da olsa sönmesine neden olmaktadır.
Yabancı dizilerle ilgili olarak internet’ten takip edilmesi gereken tek şey bir sonraki bölümde neler olacağı değil tabii ki. Son dönemlerin en iyi gençlik dizisi ‘The O.C.’nin internet sitesinde dizide karakterlerin giydiği kıyafetlerin aynılarının satışı var. Dizinin, Türkiye’de olduğu gibi uzaktaki hayranlarının Orange County atmosferine girebilmek için kullandıkları bu alışveriş sitesi oldukça kullanışlı. Siteye girince son bölümde karakterlerin giydikleri kıyafetler bölüm bölüm sıralanıyor ve istenilen kıyafete tıklanarak, ürünün satıldığı asıl siteye bağlanılıyor. İlgilenenler için kıyafetler
www.theocshow.com/theocfashion.htm sitesinde bulunabilir. Tabi dizinin geçtiği Orange County oldukça zengin ve sosyetik bir bölge olduğu için dizideki kıyafetler de en seçkin tasarımcılara ve en ünlü markalara ait. Peki diziyi bu kadar popüler ve ilgi çekici yapan sadece kıyafetleri mi? Aslında Türk izleyiciler için çok bilindik temellere dayanan fakir erkek-genç kız hikayesi var ‘The O.C.’de. Orange County’ye göre çok daha fakir bir bölgeden gelip buraya yerleşen Ryan ve zengin kapı komşusu Marissa’nın yaşamlarını izliyoruz. Ryan’ın yanlarına yerleştiği ailenin Seth adında bir oğulları var ve Seth de Marissa’nın en yakın arkadaşı Summer’a aşık. Bu dörtlü ekibin yaşadıkları ve Orange County’deki inişli çıkışlı hayatlar diziye olan bağlılığı arttırıyor. ‘The O.C.’yle ilgili bağımlılık yaratan bir diğer nokta da dizi müzikleri. Dizi ilk başladığı yıllarda tema şarkısı olan Phantom Planet’in söylediği “California” herkesin diline dolanmışken, dizide çalan diğer parçalar da en az onun kadar ilgi çekmeye başladı. Bu ilgiye kayıtsız kalamayan yapımcılar da şu ana dek sayısı toplamda beşi bulan dizi müziği albümlerini piyasaya sürdü. “The O.C. Mix: Volume 1-5” adıyla satılan albümleri www.amazon.com adresinden temin etmek mümkün. Dizinin ilk iki sezonu son iki senedir CNBC-e’de yayınlanmakta ve Eylül’de üçüncü sezonun da aynı kanalda başlayacağı bekleniyor.
‘The O.C.’ modasını yakından takip eden genç kızlar yayınlandığı dönemde ve Digitürk’deki tekrarlarında ‘Sex and the City’nin de moda akımını yakından takip etmektedirler. Carrie, Charlotte, Miranda ve Samantha’dan oluşan seksi ve eğlenceli ‘Sex and the City’ kızlarının aşırı hareketli New York hayatını ve yaşadıkları ilişkileri konu alan dizi 1998-2002 yılları arasında en çok izlenen dizilerden biriydi. Altı sezonluk dönemde karakterleri yakından tanıma ve analiz etme şansına sahip olan izleyiciler her bölüm dört ana karakterin göz alıcı yaşam stilleriyle baş başa kalma fırsatını yakaladı. Her kız grubu kendi içinde birer Samantha ya da Carrie buldu ve ilişkiler dünyasında tek güvenilebilecek şeyin kız arkadaşları olduğunu dizide yaşananlarla bir kez daha anladı. İnsanları ekrana bağlayan ve ‘Sex and the City’i insancıl yapan karakterlerin birbirine olan bağlılıkları ve ne kadar kızsalar da birbirlerinin yanından ayrılmayışlarıydı; çünkü bu normal hayatta da her arkadaş grubunun yaşadığı sorunlardı. Diziyi izlenilen her yerde stil ikonu haline getiren iki önemli özellik vardı: Özgür metropolitan kızlarının her gece ayrı bir partiye katılırken giydikleri son moda kıyafetler ve ellerinden düşmeyen kokteylleri Cosmopolitan. Kıfayetlerinin kalitesi ve özel tarzları her bir oyuncuyu ayrı bir noktaya taşırken Carrie karakterini canlandıran Sarah Jessica Parker pek çok otorite tarafından seçilen en iyi giyinen aktristler listesinde hep üst sıralarda yer aldı. ‘Sex and the City’ altı seneden sonra sona ermiş olsa da, tekrarlarını izlerken beğenilen kıyafetlerin ve ayakkabıların yankı yaratmaya devam edeceği kesin.
‘Sex and the City’ kızlarından son derece farklı; ama aynı derecede bağlılık yaratan dört kadın daha var CNBC-e ekranlarında. Hem de yaşam tarzı olarak New York’lulardan geceyle gündüz kadar ayrılar. Birçok kişinin can sıkıcı olduğuna inandığı ev kadınlığına yeni bir boyut ve anlam kazandıran ‘Desperate Housewives’ yayınlandığı iki dönemdir Türk izleyicisine de ekranlara bağladı. Ev kadını denince, ‘The O.C.’ izleyen genç kızların annelerinin ‘Desperate Housewives’ı takip ettiği düşünülebilir; ama bütün bayanlar bu diziye hayran. Görünüşte dost olan ve Wisteria Lane’de yaşayan beş kadından birinin (Mary Alice Young) intiharıyla başlayan dizi onun ağzından anlatılıyor. Diğer dört arkadaş da Susan Mayer, Lynette Scavo, Bree Van de Kamp ve Gabrielle Solis. Evkadınlarının en saf olanı Susan kocası Karl’dan ayrılmış ve kızı Julie’yle beraber yaşıyor. Diğer evkadınlarının çocuklarıyla olan ilişkisine göre bu anne-kızın çok normal bir ilişkisi var. İlk sezon gönlünü yeni komşu, yakışıklı tesisatçı Mike Delfino’ya kaptıran Susan yaşanan talihsizlikler nedeniyle şu an ilişki konusunda tam bir çıkmazın içinde. Lynette’in dört yaramaz çocuğu var ve çocuklarını büyütmek için mesleğinden fedakarlık etmek zorunda kalmış. Birinci sezonun sonlarına doğru kocası Tom’la yaşadıkları hayat, iş yaşamında yaptıkları değişiklikler yüzünden tamamen ters yüz oldu. Aşırı düzenli ve mükemmeliyetçi bir profil sergileyen Bree ise ilk bölümlerde kocasının ondan boşanmak istemesi onu ilk yıkan şey oldu. Daha sonraları araları düzeldi; ama kocası Rex öldü ve çocuklarıyla arası kötüleşti. Artık eski Bree’den eser kalmadı. Ve evkadınlarının en kendini beğenmişi, en seksisi ve en şımarığı Gabrielle. Eski bir mankenken kocası Carlos Solis’le evlenmiş ve Wisteria Lane’e yerleşmiş. Birinci sezon çok yakışıklı olan bahçıvanıyla gizli bir ilişki yaşıyordu ve iş kocasının anlamasıyla Carlos’un hapse girişine kadar vardı. Bu kadar karışık ilişkiyi bir arada takip etmek zor gibi gelse de, kadınların ekrana kilitlendiği bir saat boyunca herşey çok basit gibi yaşanıyor ve her kadının içindeki evkadını ortaya çıkıyor. ‘The O.C.’de yaşanan moda çılgınlığı ‘Desperate Housewives’da da var. Dünyaca ünlü tasarımcılar, dizinin kostüm tasarımcılarına çeşitli kıyafetlerini yolluyorlar ve hepsi kendi kostümünün dizide kullanılmasını diliyorlar. Bu kadar çok insanın izlediği bir dizide yapılabilecek en iyi reklamlardan biri bu olsa gerek.
Kızların arkadaşlıklarına ve duygusal ilişkilerine bu derece odaklanmış dizilerin arasında bu sene CNBC-e’de gösterimi başlayan ‘Prison Break’ farklı konusu, hızlı hikaye anlatımı ve hiç azalmayan adrenaliyle diğerlerinden ayrı bir yerde kendini göstermeye başladı. Dizinin bayan hayranlarını ekrana bağlayan bir nokta da son derece yakışıklı baş karakter Micheal Scofield’i canlandıran Wentworth Miller. Kendisini ilk olarak Mariah Carey’nin “It’s Like That” ve “We Belong Together” şarkılarının video kliplerinde smokinli ve beyaz maskeli yakışıklı olarak gördükten sonra ‘Prison Break’ dizisinde ağabeyi Lincoln’i Fox River Eyalet Hapishane’sinden kaçırmaya çalışan küçük kardeş olarak her Perşembe CNBC-e ekranlarına konuk oluyor. Aslında dizinin konusu oldukça ilginç ve sürükleyici. Her hafta “acaba bu işin içinden
nası çıkacaklar?” sorusuyla karşı karşıya kalan seyirciyi yeni sürprizler bekliyor ve heyecan artıyor. Dizinin kısa özetiyse şöyle; Micheal Scofield, haksız yere idama mahkum edildiğine inandığı ağabeyi Lincoln Burrows’u, kalan son aylarına mahkum edildiği Fox River Eyalet Hapishane’sinden kaçırmaya kararlı olarak kendisi de aynı hapishaneye girer. Micheal iyi eğitim almış bir inşaat mühendisi olduğu ve zamanında hapishanenin planları üzerinde çalıştığı için Fox River’ın çizimlerine ulaşır. Bu çizimleri de bütün vücuduna dövme yaptırır. Böylece Lincoln’u hapishaneden çıkarırken nası bir yol izleyeceğinden emindir; ama tabi herşey onun planladığı gibi gitmez. Hapishanede iki kardeşin kaçış planından haberdar olan diğer mahkumlar da peşlerine takılır; ama bu mahkumların herbiri birbirinden güvenilmez olduğu için terslikler ardı ardına devam eder. Dizide yaşananlar, hapishaneden kaçış senaryosu ve Micheal’ın dövmeleri bazı filmlere gönderme niteliğinde. Dövmelerde “Memento”yu andıran bir hatırlatma sistemi varken, mahkumların kaçışları “The Shawshank Redemption”a ve mahkumların yarattığı ayaklanmalar “The Last Castle”a bir gönderme gibi. Bunların yanında ‘Prison Break’in klostrofobik yapısı ve sinirleri her hafta geren senaryosu yakışıklı oyuncularıyla birleşince bir saatlik çok başarılı bir seyirlik ortaya çıkarıyor.
Bu kadar aksiyon arası verdikten sonra, izleyicileri ekrana bağlayan ve televizyon tarihinin efsanesi haline gelen ‘Friends’i hatırlamadan olmaz. 1994 yılında Amerika’da ilk gösterimi başlanan dizi on sene boyunca devam etti ve herkesin favorisi oldu. Dizi sayesinde bütün oyuncular yıldız oldu. Türkiye’de ilk başlarda Atv’de “Sıkı Dostlar” adıyla yayınlanan ‘Friends’i daha sonra Digitürk yayınlamaya başladı ve tekrarları hala her hafta ekrana geliyor. Her bir bölüm dördüncü veya beşinci tekrarını yapıyor olsa da ‘Friends’ izleyenleri eğlendirmekten asla vazgeçmiyor ve her seferinde aynı espiriyle defalarca güldürebiliyorlar. Monica, Chandler, Ross, Rachel, Joey ve Phoebe’nin New York’da geçen hayatlarının öyküsü on sene boyuncu sürdü. Bu sürede Monica’nin apartmani 6’lının vazgeçilmez mekanı oldu. Joey de Monica’nın tam karşısındaki dairede, Monica’nın ağabeyi Ross da karşı apartmanda yaşamaya başladı. Hep birbirlerinden bir dakika uzaktaydılar ve hep birbirlerine destek oldular. Sonunda Monica Chandler’la evlendi, Ross ve Rachel’ın Emma adında bir bebeği oldu, Phoebe hayatının erkeğini buldu ve Joey inişli çıkışlı aktörlük hayatını Los Angeles’da devam ettirmeye karar vererek on seneyi tamamladılar. (Joey’nin Los Angeles’da nası bir hayat sürdürdüğünü merak edenler için ‘Joey’ adında bir dizi CNBC-e’de her Pazartesi yayınlanmakta). Bir dizi için on sene uzun bir süre olduğu için modada pek çok değişiklikler oldu ve bu diziye de yansıdı. İlk sezonlara göz atıldığında izleyicileri gülümsetecek pek çok kombinasyon görmek mümkün; fakat günümüze yaklaştıkça Friends de modayı belirleyen dizilerden oldu. Özellikle Rachel karakterini canlandıran Jennifer Aniston’ın giydikleri her kadının ilgisini çekti. Rachel’ın çalıştığı şirket olan Ralph Lauren’ın sahibi Ralph Lauren de diziye bir kaç kez konuk oyuncu olarak katıldı. Dizinin dünyanın büyük bir bölümünde yayınlandığı düşünülürse bu şekilde yapılan birebir reklam oldukça kazançlıydı. Diziye katılan konuk oyuncular sadece moda tasarımcılarından ibaret değildi. Jennifer Aniston’ın o dönemdeki eşi Brad Pitt, Monica’yı canlandıran Courteney Cox Arquette’in eşi David Arquette, Bruce Willis, Robin Williams, Julia Roberts, Billy Crystal, Danny De Vito, Ben Stiller ‘Friends’in konuk oyuncu kadrosundan sadece birkaçı. Bu kadar eğlenceli ve uzun soluklu bir dizi yapımcılar tarafından bir kez daha gerçekleştirilebilir mi bilinmez ama DVD’leri hala kapış kapış satılan ‘Friends’ Türk izleyicilerinin de vazgeçilmez alışkanlığı olmayı başardı.
Çeşitli kaynaklara göre Amerika’da yayını süren ‘Desperate Housewives’ın ve ‘The O.C.’nin realite şov kıvamında taklitleri yayınlanmakta. İsimleriyse “Tuesday Night Book Club” ve “Laguna Beach:The Real O.C.”. Gerçek insanların oynadığı bu taklitler ne kadar tutar orası bilinmez; ama Türkiye’de de benzer dizi girişimleri zaman zaman yaşanıyor. Diziler tutsun ya da tutmasın her izleyici en yakın dostlarıyla karşılıklı dairelerde oturup, Cosmopolitan’larını beraber yudumlayıp dedikodu yapmayı diler ya da gençliklerinde çılgın bir dörtlü olan genç kızlar evlenip aynı mahalleye yerleştiğinde umutsuz birer evkadınına dönüşmeyi ister; tabii ki komşuları Mike Delfino kadar yakışıklı ya da Micheal Scofield kadar masum bir suçlu olduğu sürece.